<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d15076973\x26blogName\x3dsucuklu+pasta+v2.0\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dSILVER\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://mc1r.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr_TR\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://mc1r.blogspot.com/\x26vt\x3d6375490995304905359', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Perşembe, Kasım 02, 2006


ısıramıyorum...

neden? çünkü çenem yok. sokuyorum ben. borum var uzun. sokup kan emiyorum. ısıramam. sivrisinekler ısırmaz, sokar. akrep de sokar mesela. kuyruğundaki iğneyi. akrepler ve örümcekler böcek değildir zaten. bizde 6 bacak var, bunlarda 8. yılan sokmaz ama bak. o ısırır işte. feci ısırır. yılan sokması diyorlar yanlış. onda hiç bacak yok. acayip birşey o...

hah bu herif tam uykuya dalmak üzere. kulağına yaklaşayım sinirlensin biraz. yarım saat bu şekilde yorduktan sonra da sokarım. mis. sırf manyaklığına ha o da. iş değil. alacağım bir damla kan. ne yapalım bizi de böyle yaratmış cenab-ı hak. böyle yazıyor genlerimizde. "tam uykuya dalarken kulağa yaklaş" diyor. "bunu üç kere yapmadan aleti sokma" diyor. biz de emir kuluyuz, boynumuz kıldan ince. hah hah bak ne güzel espri oldu bu da ha. hani gerçekten ince ya boynumuz. o bakımdan. güzel oldu...

aslında bunun bir sebebi olması lazım lan. bu kulak işinin. sebepsiz enerji kaybı nasıl geçsin o kadar doğal seçilimden. dur bakiim... şey olabilir bak. biz kulağa pike yapınca bunlar sinirleniyor ya. adrenalin, başka birtakım hormonlar. kalp atışları hızlanıyor, kan dolaşımı hızlanıyor. akciğerler de uyku halinden çıkıyor. taze kan pompalanıyor vücuda.

bunu birkaç kere yapınca adam deliriyor zaten, duvar yumrukluyor, yakalasa ezecek, sırf adrenalin, sırf taze kan. e biz de kan istiyoruz. istiyoruz ki taze olsun. yavrumuz taze kana layık. en iyisini hakediyor. budur heralde sebebi. içgüdü işte hep bunlar. yoksa niye kulakla uğraşalım manyak mıyım ben. kulak ne işe yarar onu bile bilmem. uç demişler uçuyoruz, sok demişler sokuyoruz. kulak ne ola. çok tekrarladım "kulak" kelimesi garip gelmeye başladı bak...

hah sızıyor bu keriz yine. hop. ahaha nasıl kızdı bak bak tipe bak. gözlerini de açamıyor ışığı açınca. diğer görme hücreleri aktive oluyor. karanlıkta başka aydınlıkta başka. bu işler böyle. gözlere bak. tipini siktiğim. ışık açık yatsa mesela bir süre, beni yakalamaya zamanı olur. önceden görebilir, ya da sesi duyunca ışık açıp gözlerini alıştırmakla vakit kaybetmez. akıl edemiyor. dominant tür bir de bu ha. dominant türümüze bak hele. dominantımız böyleyse gerisini sen düşün. tipe bak. donla oturursun işte öyle yatakta. lan dominant! ehehe. keyiflendim bak...

not: gecenin 4'ünde itüsözlük'te sol çerçevede görülen "ısıramayan bir sivrisineğin düşünceleri" başlığına dökülmüş saçılmıştır.

Pazar, Haziran 11, 2006



her gece saat 2:00 itibariyle kaşık kaşık nutella yiyesi gelir. sonra aslında aç olduğunu farkeder. doğru düzgün yemek yemesi gerektiğini düşünür fakat doğru düzgün yemek yerse kaşık kaşık nutella yiyesinin kalmayacağını da bilir. halbuki o o sırada kaşık kaşık nutella yemek istiyordur. “e o zaman neden karnını nutella ile doyurmuyorsun be adam?” sorusunu sorar kendine. cevaplar hazırdır: karnını nutella ile doyurmaya kalkarsa bu ona oldukça pahalıya patlayacaktır. üstelik evde kaç kavanoz varsa biteceği için ertesi sabah kahvaltılık nutella almak üzere bakkala gitme zorunluluğu doğacaktır ki kendisinin afyonu mümkünse hiç patlamaz, patlayacağı varsa da 2 saat bekler. ha ondan başka nutella alacak insan yok mudur, vardır, kardeşidir, canıdır ciğeridir, ancak nutella’yı bitiren o olduğu için kendisi bakkala gitmeyi reddecektir, böyle de şerefsiz bir insandır. ayrıca sağlıklı bir insan günde 3 öğün yemek yemelidir ve bu öğünlerden sonuncusu olan akşam yemeği (ki kendisi bu insanda gece 2:00’a tekabül eder) şeker, bitkisel yağ, fındık (%13), yağı azaltılmış kakao tozu, yağsız süt tozu (%5), laktoz, peynir altı suyu tozu, emülgatör (soya lesitini), doğala özdeş aroma (vanilin), ferrero polska sp. z o.o., uli. wiertnicza 126, 02-952 varşova polonya’dan ibaret olmamalıdır. özellikle birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde polonya’yla ilgili kısımlar olmamalıdır. tamam polonya candır, nutella’yı doğu avrupa'ya sunmuştur, sineması, kızları, pastırması ile de ünlü bir şehrimizdir. ancak akşam yemeği içinde polonya’ya dair bir şey olmamalıdır. polonya da bir yere kadardır. zaten coca-cola gibi formüllerinin en önemli kısmını saklayan, üstelik bunu utanmadan “nutella özütü” gibi gizemli bir bilinmeyen ile değil de “50 yıllık tutku dolu bir deneyim” sözcükleriyle yapan polonya’nın riyakarlığı, ikiyüzlülüğü, müşkülpesentliği canına tak etmiştir. gel gör ki onun kaşık kaşık nutella yiyesi vardır o vakit. zaten bırakın nutella’yı, herhangi bir konuda siyasi, etnik analizlere ve kararlara gidemeyecek kadar duyarsızdır. kendisinin aksine profesyonel diplomat olan dayısının polonya’da çalıştığını düşünüp biraz daha yumuşar polonya’ya karşı. fazla değil. emülgatör de bir yere kadardır. akşam yemeğinde peynir altı suyu tozu olmamalıdır.

farklı senaryolar düşünür: eğer yemek yiyip sonrasında tekrar kaşık kaşık nutella yiyesinin gelmesini bekleyecek olursa, uykusunun gelmesi riskini alıyor demektir. çünkü yemek yedi mi tam yer, tıka basa yer, ve müteakiben en az 1 saat ağzına bir şey komaz. ve eğer o gün biraz erken uyuması gerekiyorsa ve yemekten önce uyku ilacını almışsa, büyük ihtimalle nutella yiyesinin gelmesini görecek kadar dayanamayacaktır. uyku ve nutella arasındaki seçim, yemek ve nutella arasındakinden çok daha çetindir. aç olduğunu kaşık kaşık nutella yiyesinin gelmesiyle farketmesi ne acıdır. bir insanın nutella yiyesi varken aslında yemek yemek zorunda olduğunu farketmesi ve yemek yedikten sonra kaşık kaşık nutella yiyesinin kalmayacağını bilmesi…



o gece de emule’den genç polonya nüfusu üzerine biraz araştırma yaptıktan sonra durumu tekrar değerlendirir. nutella ve yemek ile ilgili kararını mutfakta vermeye karar verir, aynı cümlede rahatsız edici kelime tekrarı olması umrunda değildir, sadece yağı azaltılmış kakao tozuna konsantre olmuştur. kahverengi mutfak dolabını açar, nutella’yı eline alır almaz kapağını açar. bu seferki onu da rahatsız etmiştir, nutella’yı dolaba koyup kapağı kapatır, tekrar açar. artık nutella kapaksız olduğu için “açar” kelimesinin tekrarına gerek kalmayacaktır. bu sefer de hikayeyi anlatan yüzünden tekrar olmuştur, fakat bu onu ilgilendirmez ve kavanozda ne kadar kaldığına bakar. bu gecelik idare edecektir. iki tarafa da eşit şartlar vermek için buzdolabını da açar, bir tencereyi dışarı alır. pilav. evet taraflar belli olmuştur. nutella. pilav. nutella. pilav. emülgatör (soya lesitini). doyurucu yemek. polonya. türkiye. nutella. pilav. nutellal, pilav. nutellalı pilav. nutellalı pilav!

Pazartesi, Şubat 13, 2006

“ördek” kuşkusuz türkçemizdeki en güzel kelimedir. buna itirazı olanla ilişkimi gözden geçiririm. peki ördek gezegenimizdeki en güzel hayvan mıdır? (soruyla giriş yaparak ilgiyi odaklama taktikleri bunlar yemeyin bunları gözünüzü seveyim).



şahsen ördek kavramı ile ilişkim eskilere dayanırmış genetik olarak, elimiz mahkum. annem, babamın ve biz oğullarının ördek gibi paytak yürüdüğünü söylerdi kendimi bildim bileli. beraber yürürken ördek sürüsüne benzediğimizi söylemeye kadar götürürdü işi. terbiyesiz. biz kaale almadık zamanında,sonra sevgilimiz neden bize “ördek” diyor diye düşündük durduk tabi.

ördek hayvanıyla fiziksel ve duygusal yakınlaşma içine girmeminse saçmasapan bir hikayesi vardır bak: öğseğseğ hazırlık dönemleri, sınav yaklaşıyor, annebaba soruyor arada “oğlum bir şeye ihtiyacın var mı, istediğin bir şey var mı?” deyu destek olmak kisvesiyle. benim de kafa güzel zaten sınav sitresinden, “ördek” cevabını yapıştırıyorum ne zaman sorsalar. türkçedeki en güzel kelime olduğundan olsa gerek. “ördek istiyorum” diyorum. bunu derken kafamda da gerçek ördek hayvanına dair hiçbirşey yok. gel zaman git zaman öğseğseğ sınavı çıkışında evde televizörden sorulara bakma kısmından sonra babam salona elinde iki ördek yavrusuyla girmesin mi? girsin tabi. o kadar güzel hayvanlar ki.

kadıköy’de 2 parçalı kapı alarmları satılır iskelede felan, parçalar birbirinden ayrılınca ötmeye başlar. magnetizma işi. bildin mi? hah işte bunlar da aynı mantık çalışıyor, iki ördeği birbirinden ayırdığın zaman viklemeye başlıyorlar. vaklamıyor vikliyor yavrular. ha bunun çeşitli avantajları yok değil, mesela bunları bir yere götürmen mi lazım (küvette yüzdürmeye mesela), birini alıyorsun eline, diğeri vik vik peşinden geliyor.




ilk gece tişörtünün içine girip uyuyacak kadar da sıcakkanlı hayvanlar. evde insanın peşinden ayrılmamaları da cabası. bir yavru ördeği hareketsiz hale getirmek de oldukça basit, ellerini hayvanın üstüne kapatıyorsun usulca, temas ve sıcaklıktan uyuma moduna geçiyor, kafayı gömüyor içeri, tüyler kabarıyor. afiyet olsun.



ördeklerin şimdi açıklayacağım özelliği ise bilim dünyasını sarsacak nitelikte, einstein’ın atladığı önemli bir nokta, fizikçiler iyi dinleyin: ördekler durmadan kaka yapabilme yeteneğine sahip. onlar için nefes almak gibi bu, o an ne yapıyorsa (ördek lan işte ne yapacak yürüyecek yüzecek ya da yemek yiyecek su içecek) bir yandan kaka yapıyor mütemadiyen. yediğinden, vücudunda olan maddeden bu kadar atık çıkması imkansız, hepsini atık yapsa bile imkansız. yani ördekler evrenin kütlesini artırıyor, yoktan madde var ediyor. yoktan var etmek fazla iddialı gelebilir, alternatif bazı açıklamalar getirilebilir: birbirlerine olan olağanüstü bağlılıklarını bir elektromanyetik bağ enerjisi gibi düşünürsek, aralarındaki etkileşimden kazandıkları enerjiyi oranında maddeye çeviren bir organik sisteme sahip olmaları veyahut anüslerinin kara deliklerin emdiği maddeyi geri dönüştüren bir portal olması gibi. artık işin bu kısmını bilimadamlarına bırakıyorum, fizikçiler ve biyologlar ortak bir araştırma başlatsınlar incelesinler.

sen şimdi kafanı yorma koş iki yavru ördek al kendine, ördek olimpiyatları ile eğlenceli dakikalara hazır ol. en az iki kişilik bu oyun. evin koridorunun tam ortası işaretlenir, ördekler koridorun iki ucuna yerleştirilir, aynı anda bırakılır ve elektromanyetik alanın da etkisiyle birbirlerine doğru heyecanla koşan ördeklerin işaretlenen çizginin ne tarafında buluştuğuna bakılır. hızlı ördek kazanır (hangisinin hızlı olduğunu anlayamıyorsanız ortaokul matematik kitabına bakın, a şehri b şehri falan). ha bir de o koca perdeli ayakları yüzünden fren yapamayıp çarpışarak yere düşerlerse ayakta kalan veya ilk kalkan ördeğin sahibi kazanır şeklinde de bonus point bağlanabilir. olayın bir diğer eğlencesi ise çarpışmadan sonra toparlanan ördeklerin "noldu lan niye düştük aa?" şeklinde etrafa bakınmalarını izlemek.

tabi herşey gibi ördeğin de bir sonu var. halılara yapılan yoğun kaka bombardımanı üzerine annenin ördeklerin apartman görevlisi gözetiminde apartman bahçesinde yaşamaya mahkum etmesi, ardından çeşitli acı olaylar, gastronomi yelpazesini karpuza kadar genişleten obur ördeğin boğaza domates kabuğu kaçması sonucu vefat etmesi ve diğerini it yemesi... ancak iş kontrolden çıktı, ördek sevgisi bir stephen king romanını anımsatırcasına apartmanı ele geçirdi, gidenin yerine yenisi geldi, apartman bahçemizin ördek kontenjanı asla boş kalmadı, kocaman yuvalar havuzlar inşa edildi kendilerine. halbuki ne onlar eski ördekler, ne de ben eski benim artık... hergün görüyorum onları ve tanıyamıyoruz birbirimizi... gözlerimizde yüreğimizi göremiyoruz artık, bakışlar donuk. tüketim toplumu olmuşuz. komşuluk öldü.

içimde uktedir, kendi evim olduğunda çocuk odası, oyun odası, müzik odası gibi amerikanvari odaların yanında bir de ördek odası olacak, çim ekeceğim yerlere, ördeklerim istedikleri kadar kaka yapabilsin diye, itlere yem olmasınlar diye...

-beyaz ördeği it yedi.
-nası yani?
-it kaptı. ağzından almaya çalıştım olmadı.
-sonra noldu?
-çöpe attık.
-peki.

not: türkçemizin ikinci en güzel kelimesi “zürafa”dır.

Salı, Ocak 17, 2006



başını hafif öne eğ... fazla değil. hafif. çevreye kaçamak bakışlar at. fazla uzun bakma. hüzünlü de değil salak. aklında başka şeyler var. meşgulsün. çevreyle fazla ilgilenemezsin. kaşlarını çat biraz. bunu farketmeleri zor evet, suratına pek bakamazlar, ama yine de yap. hızlı yürümelisin. koşma ama. hızlı yürü. bir yere yetişiyorsun... neresi olduğunu boşver. karşıdan karşıya geç.

“gerek yok ki?”

olsun yine de geç. buradan değildi salak! yine unuttum. bir dahaki sefere o yanıp sönen ışıkların oradan geç. daha da onlara benziyorsun. evet devam et.



işte bak onlardan biri. dikkatli incele. o siyah şeyleri çekmiş üstüne. ayaklarındaki şeyler de parlıyor. elindeki siyah deri köşeli şeyi sallayarak yürüyor. tek eksiğimiz bu siyah şeyler zaten.

of, gerçekten de bir yere yetişiyor bu piç. aceleye bak. ben bu kadar iyi yapamıyorum galiba. nereye gidiyorlar bir bilsem. neden ikide bir o kolundaki şeye bakıyor ki? neyse. köpek olduğumu hissettirmemeliyim. en azından sokak köpeği olduğumu. işim varmış gibi görünmeliyim. bu siyahlılara benzersek gebertmezler herhalde bizi. nedir yani, onun ayaklarındaki şeylerden ses çıkıyorsa benim tırnaklardan da çıkıyor. evet. güzel... oluyor galiba... hüzünlü bakma! evet...




not: köpekler renkleri göremezler.

Cuma, Aralık 16, 2005

şimdi efendim “gözlere bakıp olayı çözerim”, “dudaklar dişler ıslak ıslak” ya da “saçlarına dolanayım” gibileri var da, bir de bizim gibi buruncular var haykırıyorum. evet sayımız az, mülayim insanlarız fakat burnunu beğenmediğimiz insana yan gözle bakamayız karşı cins platformunda. burun fetişizmi dedik kolay olsun diye, fakat bir yandan içimiz rahat etmedi “lan ben sevişirken burunla münasebetim nedir ki?” şeklinde. ancak fetişin psikanalitik tanımını okuduk ettik, benim için burun organının “kişiye çirkin görünmesi durumunda kesinlikle cinsel heyecan duydurtturmayan bölge” olduğuna da kanaat getirdim. sonuç: evet burun fetişizmi, tamamdır.
öncelikle burunu tanımlayalım: burun en basit tanımıyla bir bebeğe “otobüs kamyon araba jip biiip” yaparken biiip’e denk gelen bölgedir, böyle ağır bir sorumluluğu vardır. peki burun fetişizmi? karşı cinste ilk olarak buruna bakma; çevredeki herkesin bayıldığı, her nahiyesi mükemmel fakat burnu kötü olan birini asla beğenememe; güzel bir buruna sıkılmadan dakikalarca bakabilme hatta sadece bir buruna aşık olabilmektir burun fetişizmi. sevgilinin (ki burnu güzel olacaktır mutlaka) burnunu fırsat buldukça okşama, öpme, burun deliklerine dokunma veya onları dilleme şeklinde de dışa vurulabilir, neden vurulmasın. ayrıca kişinin kendi burnuyla da ilgilenmesi (hayranlık duyması?), onu gözle ya da elle incelemesi, sıkıldıkça onunla oynaması ve bazen ona bir çamur heykel gibi elle şekil vermeye çalışması; onu sevgisiyle, anadolu ateşiyle yoğurmaya çalışması da burun fetişistlerinde görülen şeylerdir. bu yüzdendir ki burun fetişistlerinin burunlarının kıkırdak kısmı yumuşak olur genelde, sürekli oynanmaya maruzdur çünkü bu zavallı burunlar. cinsel fetiş baaabında da ilk paragrafta söz ettiğimiz gibi bir durum mevcuttur doğal olarak.

burun fetişizminin kökeni konusunda da bazı analizlerim var elimde fekat önce burunları tanıyalım, bir buruncu buruna nasıl bakar öğrenelim ister misiniz? samimiyet sağlamaya çalışıyorum.

burunun yapısını inceleme hususunda benim şahsen kullandığım üç parametre vardır ki bunlar dışında kalanlar burun deliği yapısı (köşeli, daire), burun deliği boyutu, burun genişliği gibi pek de hale yola sokamadığım karmaşık etkenlerdir, bunları belirtmekle yetineceğim. benim sevgili üç parametrem şunlardır sevgili burun dostları: burun eğrisinin ikinci türevi, burun taban eğrisinin türevi ve burun eğrisinin integrali. calculus bilmeyenler korkmasın, biz de meendis değiliz, birkaç hatırlatma yaparız elbet.


bir burun eğrisi, ikinci türevi (yani ivmesinin ivmesi) negatifse ­­, pozitifse , depresyondaysa (sıfır denir buna calculus’ta) şeklindedir. şimdi örneklerle duruma bakarsak şöyle olüyör:

bu noktada söyleyebiliriz ki, burun fetişisti insanların çoğu, ikinci türevi pozitif veya sıfır olan burunları tercih etmekteler. kanca, karga, kemikli, cadı gibi pejoratif (çirkef) tabirlerle anılan negatif burunları seven yok mu? üzülmeyin o da var. fakat diğer yandan pozitifler için olan tabirlerin güzelliğine bakar mısınız: hokka gibi burun… bir tane varmış (ketenpereye getirmiş olmayayım da sizi), ayrıca hokka ne demek hakikaten bilmiyorum. güzel ama. hoş. bir de geçenlerde tanıştığım bir insanın ve benim küçükken birbirimizden habersiz olarak yaptığımız sevimli ama etkili bir tanım varmış ki o da şu: iki kaşın ortasına konan sinek kayıp düşüyor ve havaya uçuyor ya da yere çakılıyor.

şimdi ırkçı söylemlere girersek iskandinav halkında negatif ikinci türev bulmak ne kadar zorsa, arap ırkında da pozitif bulmak o kadar zordur. gibi geliyor bana. tam bilmiyor olabilirim. üstüme gelmeyin. zenciler (siyahlar.. ee negro.. afroamerikalı?) de pozitiftir bak. sıcak insanlar.

bir eğrinin türevinin bir noktasındaki limit eğim olduğunu hatırlatarak ikinci parametremi açıklıyorum. burun taban eğrisinin (burun deliklerinden burun ucuna kadar) türevi negatif, sıfır ve pozitifken karşılaşacağımız burunları sırasıyla görüyoruz.genellikle asıl eğrisinin ikinci türevi pozitif olan burunların taban eğrisinin türevi de pozitif, asıl eğrisinin ikinci türevi negatif olan burunların taban eğrisinin türevi de negatif olma eğilimindedir. ancak yine de bunun tersi durumlar görünce şaşırmamalıyız, dalga geçmemeliyiz. ayıp.

“hocam integral neydi?” dediğinizi duyar gibi olmuyorum yukarıda allah var, ancak haydi cevabı yapıştırayım: sizin bilmeniz gereken, integralin o eğrinin altındaki alanı verdiği. aslında benim hatırladığım da bundan ibaret galiba. şöyle alayım hemen:

burunun altındaki alan yani burunun surat zemininden yüksekliği gibi bir şey oluyor bu değer bizim nazarımızda. o kadar bilimden kopmuş insanlarız düşün artık.

evvet bu üç değer gözününe alındığında bir burun fetişisti olarak ne tür burunlardan hoşlandığımızı ana hatlarıyla ve bilimsel tanımlara dayanarak söyleyebiliyoruz. yani artık “yaa böle küçük ama.. hokka gibi yani.. böle kalkık..” gibi karşı tarafı muallakta bırakan sözlere son!

son olarak burunun yüz ile ilişkisini inceleyen başka bir yöntemden bahsedip bu teknik kısmı kapatmak niyetindeyim. burun eğrisinin alın eğrisiyle olan devamlılığı hususundan bahsetmek istiyorum. 2 eğri arasında 3 farklı devamlılık türünden bahsedebiliriz, ki bunlar keskin bir geçişten yumuşak bir geçişe doğru noktasal devamlılık (sadece aynı noktada buluşuyorlar), teğetsel devamlılık (aynı noktada buluşuyorlar ve o noktada türevleri de eşit) ve eğrisel devamlılık (teğetsele ilaveten o noktadaki eğrisel yarıçapları da eşit) oluyor. biz burunlar ve alınlar için çoğunlukla teğetsel (gerçi bu amca noktasala bile yaklaşmış helal olsun) veya eğrisel devamlılıktan söz edebiliriz, eğrisel devamlılık genelde daha tercih edilir olsa da teğetsel devamlılığın yakıştığı suratlar da vardır elbette.

burun türlerini öğrendik. bu bağlamda bir insanda burun fetişizminin oluşmasına yol açan psikodinamik etkenleri inceleyeceğim ikinci bölüme geçmek istiyorum.

senin sorunun ne biliyor musun lanetolası?

bilenler bilmeyenlere anlatsın, şok geçirmesinler, biz (erkekler) (kızlar için vice versa yapıverin işte) çok küçükken annemize aşık oluyoruz a dostlar. bu kadarla da kalmıyor babamızı rakip olarak görüyoruz, çıkışta kavgaya çağırıyor, hayatımız boyunca da kendisiyle kavga ediyoruz. sağlıklı bir velette anneye olan aşk (baba tarafından pipinin koparılması korkusunun da etkisiyle) yavaş yavaş dizginleniyor, fakat insan hayatı boyunca annesine benzer kadınlara aşık olma eğiliminde oluyor.

ha ben bunları libidinal aktarım nesnesi, oedipal rakip, kastrasyon kompleksi falan diye diye kafanıza vura vura anlatmasını da bilirdim, böyle halkın anlayacağı dilde, bir hayır duanızı alırım artık.

efendim buralara nereden geldik: pozitif veya sıfırcı burun fetişisti arkadaşlarımla yaptığım sohbetler sırasında tesadüf eseri farkettim ki bu arkadaşlarımdan dişi olanlarının babasının, er olanlarının da annesinin burnu negatif ikinci türeve sahip... o anda bir kıvılcım çaktı evet. bütün bu gereksiz burun merakının oedipal nesneye (anne işte bildiğin anne) olan aşkımızın kesinlikle bittiğini, ondan farklı bir kadın aradığımızı kanıtlamak istercesine denizin buz gibi sularına atlarcasına oluştuğunu anladım. “siktir lan iki kitap okudun teori mi yazıyosun?” deme hakkını da görüyorum ben bu noktada kendi kendime kendimde. yok efendim iddialı ya da inatçı değilim, böyle de bir durum var paylaşayım dedim sadece (pıstım resmen bir köşeye). psikanalizle ilgilenmemiş insanlar bunu garipseyebilir, fakat psikanalizsever insanların bu fikri en azından ciddiye alacaklarını tahmin edebiliyorum. demem odur ki, superego (bunu anlatması uzun sürer, zaten artık freud bilmeyenlere küstüm ben bu satırlar itibariyle) ya da doğrudan ego (haydi bilinç diyelim buna bilmeyenler için, canlarım) bir iç önlem alıyor, eşşeği sağlam kazığa bağlıyor oedipal rakibin (baba), toplumun, tanrının, sokaktaki vatandaşın gazabından korunmak için, motherfucker damgası yememek için.


ha "peki neden ağız, göz, kulak değil de burun?” diye soranlara iki farklı cevabım olacak. 1- burun bir velet için yapısı itibariyle diğer yüz bölümlerine göre daha belirgin niteliklere sahip, 3 boyutlu bir organımız. ayrıca ayak, el, burun gibi 3 boyutlu nesneler fetiş anlamında “penisin yerine koyma” açısından daha verimliler ki bu konuların konumuzla ilişkisi bu yazı kapsamında açıklanamayacak, açıklansa içimizi bayacak kadar karmaşık. 2- bazı insanlar bu iç önlem için burunu, bazıları gözü, bazıları dudağı seçiyor olabilir, diğer fetişler de bu şekilde oluşuyor olabilir, ne bileyim ben.

ha bütün bunların dışında özsevi bağlamında sadece insanın kendi burnuna benzer burunlardan hoşlanma eğilimi ihtimali de daha basit ve temel (ve sıkıcı) bir sebep olarak duruyor karşımızda.

burunu, burun fetişizmini, türlerini ve muhtemel sebeplerini incelediğimiz bu yazımızın sonunda, tüm kamuoyunu burunseverlere saygılı olmaya, onları anlamaya davet ediyorum. “ehe mehe sümük var yeaaa sümük de mi seviyosun sen şimdi eheheha” yavşaklarına o sümük olmasaydı ciğerlerimizin yine o sümük kapsamındaki pis iğrenç partiküllerle dolacağını hatırlatıyorum. şüphesiz ki yaradan herşeyi bir sebep için yaratmıştır.



sonsöz: bu yazı için bana güç veya ilham veren “eski çıktığım”a, bryce dallas howard’a, avril lavigne'e ve burunlarına sevgilerimi gönderirken, eğrisinin ikinci türevi sıfıra yakın, taban eğrisinin türevi pozitif, integrali büyük, delikleri köşeli burunlara sahip bayanlara selam ediyorum.

Pazartesi, Aralık 05, 2005


otoyol kenarlarında gördüğümüz beyaz ya da açık mavi gömlekli, kumaş pantalonlu, kösele ayakkabılı adamlardan bahsediyorum. minibüs beklemiyorlar. kendilerini arabayla alacak bir tanıdıklarını da beklemiyorlar. ellerinde bir torba olabiliyor kimi zaman. hiç o torbanın içinde ne olduğunu merak ettin mi?

otoyol kenarlarındaki yeşilliklerde geziyorlar. bazıları şehiriçinde e5 gibi büyük karayollarında takılıyor, bazıları şehirlerarası yollarda. bariyerlerin üzerinden bacaklarını birer birer atarak geçiyorlar. konuşmuyorlar. yalnızlar. ağırlar. bazen bir sigara oluyor ağızlarında. işte o adamlar "otoyoladamları". bir yere gitmiyorlar. gidecek bir yerleri de yok zaten. yarı ölü yarı canlı yaratıklar. neden mi? önce o adamların nasıl otoyoladamı olduklarını bilmen gerekir.

o insanlar otoyoladamı olmaya mahkum oldular, çünkü arabalarıyla bir otoyoladamına çarparak onu öldürdüler. bu bir lanet, ya da büyülü bir anlaşma, ne dersen de. bir otoyoladamını öldüren şoför o otoyoladamının yerine geçmeye mahkumdur. böylece otoyoladamlarının sayıları sabit kalır. çoğalmazlar, azalmazlar. peki nasıl oluyor da bütün otoyoladamları ortayaşlı erkeklerden oluşuyor? bu da bizi diğer bilinmeyene götürüyor: ezilerek ölen otoyoladamı “kurbanını” (evet kurbanın kim olduğu meselesi karışık bu ekosistemde) kendi seçiyor. olayı kimsenin görmemesi ve büyünün tamamlanması için gece "avlanıyorlar", kendileri gibi ortayaşlı bir erkek şoförün önüne atlıyorlar. evet bu konuda hisleri oldukça gelişmiş, bu lanet onlara keskin bir görme duyusu ve hatta yaklaşan arabanın içindeki kişinin otoyoladamı olmaya uygun olup olmadığını söyleyen bir çeşit altıncı his hediye ediyor.


lanetlenen şoför ezdiği otoyoladamını yol kenarına gömüyor ve onun yerine geçiyor. bazen “şans eseri” kendi kıyafetleri otoyoladamı üniformasına eş olabiliyor. kıyafeti uygun olmayanlar mı? hayır, ezilen adamın kanlar içindeki giysilerini almıyorlar. ezdikleri otoyoladamının yanında içinde tek renk gömlek, kumaş pantalon ve kösele ayakkabı olan bir torba buluyorlar…

Perşembe, Ekim 27, 2005

remember: you’re a wreck, an accident. forget the freak, you're just nature. keep the gun oiled, and the temple cleaned, shit, snort, and blaspheme, let the heads cool, and the engine run. because in the end, everything we do, is just everything we’ve done.

corey taylor


“oradaki motor kelimesi hiç hoş değil, engine demiş ama türkçesi motor. corey sevdiğim bir şarkıcıydı, dava açmayı düşünüyoruz. kıskançlık diyorum.”

petek dinçöz

memleket bitmiş...

egonun oluşumu ve işlemesi için gereken enerjinin çoğu iddeki saldırgan ve cinsel dürtülerden, onları kandırarak alınır. ne güzel demiş yusuf alper.

haftanın kızılıbudur

dinler büyük günahlar arasına staj defteri doldurmayı da koymalı kesinlikle. birkaç saat içinde hayatım boyunca söylediğim yalan sayısını üçe katladım. resmen ayıp birşey staj defteri.

önümüz bayram.


haftanın sorusu:

nokia şarz var mı? evet hayır

bazen "öğrendiğim herşeyi çocuklarıma aktarmak için öğreniyorum, yaptığım herşeyi çocuklarıma göstermek için yapıyorum" hissine kapılıyorum. sonra "hayatın olayı üremekse, yanında yaptıkların da çocuğuna kar kalacak tabi" diyor içimden bir ses. ürperiyorum.

memleket bitmiş...

ben yaptım bunu da. tremors graboid'i desem anlar mısın ki?


!!!son dakika başbakan erdoğan yök’e ve rektörlere sert çıktı: konuşanın ağzına yılan girsin! yök'ten cevap gelmedi. son dakika!!!

önümüz bayram.

Hit Counter
Site Counters